Din, güzel ahlaktır...

Hüzünlü blog...

Yorgun ve bitik bir günün ardından oturursun masanın başına, açarsın fanları ortalığı yıkan bilgisayarını illa ve bir elinle çenene destek yaparken bir yandan da monitöre hissiz hissiz bakarsın...
Düşünemezsin bile... Neden burdasındır?!... Yatmak varken, neyi merak edersinde, girersin internete ya da alışkanlık mı olmuştur, günde en fazla 10 mail alan adresine girip illaki, spamları silmek... Blogun vardır, bakarsın... Siten vardır, bakarsın... Takibini yaptığın forum da vardır bir de, ona da bakarsın... Birkaç cümle ya okursun, ya okumazsın...
Deli misin hemşerim ya da ruh hastası?!... "Git, uyu" der içerden birileri... Dinlen...

Dinlenmek... Nasıl birşey unuttum!... Çok mu iddalı oldu?!, hiç sanmam!... Çünkü, şöyle beynimi herşeyden temizleyip de, derin bir nefes alırken, o arada en az 3 farklı mesele hakkında düşünmediğim bir anı, uzun zamandır hatırlamıyorum!...
Kimi insanlar dünyaya hep sorumlu olmak için geliyor belki de... Belki imtihan böyle... Sabır... Bazen beynimin taşıp, akarken yol yol hayatımın belirli karelerine işaret eden çizgiler oluşturduğunu düşünüyorum... Bir de anılarla kurcalanıyor, dolup taşan beynim... Bunalım takılıyorum...
Çok zaman güleryüzlü, yüzü asıldı mı çekilmez bir insanım... Uç, iki durum... Neden gülerken iyisin de ağladığında kimse çekemez seni?!... İşte bu muallak... Gerçekten uzun zamandır düşüncelerimi dahi düşüncelerimle çözmeye çalışıyorum... Birileri hep dert anlatmaya meyillidir... Sen bir sıkıntını anlatmak istediğinde ya yüzüne ifadesini kestirememiş şekilde bakarlar ya da senin nefes alma ihtiyacını fırsat bilip kendi dertlerini konunun orta yerine tekrar atıverirler... Sen de uğraşamayacak kadar yorgunsundur, "hay senin derdine" der ve yüzünde ilgili olmaya çalışır bir ifade ile dinlersin...

Yoğun bir hayat nasıl yaşanır?!... Sırf çalışıp yorulmaz ki insan... Bazısı oturduğu yerde yorulur bazen... Çelişkiler yorar kimini, kimi devam edip giden ve hiç bitmeyen karmaşadan yorulur, kimi muallakta yaşamaktan, kimi ise tedirginliklerden...

Neyse... Düşüncelerden kurtulmak için bile düşünmek gerekiyorsa, fazla da kurcalamamalı sanırım...

Böyle gelmiş, böyle geçer dünya, günlerimiz bitiyor, hergün saya saya...  Ninja

4.gün... Hala hastayım... Bu öksürük beni bitirdi... Gemici günlüğü gibi oldu... Kendimi açık denizlerde seyahat eden kaptanlara mı benzetmeliyim bilemiyorum...

Etraf köpekbalıklarıyla doluyken, suyun kaldırma kuvvetinin hürmetine yüzen kocaman bir demir yığınının bir odasında kah büyük öksürüklerle ortalığı inleten, kah elindeki teknolojisi ile yolunu bulmaya çalışan bir kaptan... Deniz büyük, bak bak bitmiyor... Ne yana gideceğine de karar vermediysen "yandı gülüm keten helva"... Hastayım... Ve ne yana gideceğime karar veremedim... Pusulam şaşmış, öksürüklerim artmış... Karabiberli ballar yutulurken kaşık kaşık, antibiyotiklerin saati kaçmış...

Bir insandan x-men filmindeki mutant türlerinden biri gibi hızla birkaç kişi birden oluvermesi ve öyle iş yapabilmesinin istenmesi ancak benim babam tarafından gerçekleştirilebilir sanırım... Üç gündür evde badana yapma telaşına düştük... Profesyonel insanlarla çalışamama rahatsızlığımız var, evvelden kalma... Alerji yapmıyor ama iki gün sonra sorunlar çıkınca hafiften sinir yapıyor... Badanayı kendimiz yapmaya başladık... Bu gece kenar rütuşlarını yaparken benden dolaba sürülen boyaları silmemi de istedi sonra duvardaki kabartıyı kazımamı, sonra kendisinin suratında oluşan traş kesiğinin boyutuna bakmamı istedi... Bunları ard arda değil, aynı anda istemesi buraya taşımam için asıl etken aslında... Yoksa bunu herkes yapabilir değil mi?!... Ve birde bu yüzyılın sıcaklarında, bu küresel olarak bile üşüme ihtimalimiz olmayan ısınma döneminde ben üşütmeyi ve hasta olmayı başardığım için öksürüyorum... Doktor "dinlen" dedi... Ben de "gel bize badana için yardım et o zaman" diye içimden geçirdim... Böyle iğrenç esprileri genelde sesli yapmam...

Nalburdan aldığım boyanın fiyatı konusunda da babamla yaşadığımız büyük çekişmenin neticesi yakında belli olacak... Ablamla aldığımız boya konusunda kazık yediğimizi iddia eden babamla piyasa araştırması yapacağız... Etrafta ne kadar nalbur varsa gidilecek... Sanırım kazıklanmadık ama babam ısrarlı... Göreceğiz... Bu badana biter mi bilmem ama hastalığım inşallah uzun sürmez... Yoksa dinlenemediğim için elinde mendil, ayağında çorap, öksüren ve evden dışarı çıkamayan biri olacağım... Kışın üşütmem ama yazın üşütürüm... İlginç bir bünyem var... Dünya dönerken ben kaçak kullanılan elektirik saati gibi tersten işliyorum... Küresel olarak herkes ve herşey ısınırken de ben üşüttüğüme göre dert edecek birşey yok benden yana... Yansın bu dünya... Heyt be...

İki gündür bir koşuşturmaca... Arkadaşım evleniyor... Kınasına gidildi, nikahına gidildi... Bir arkadaş için lazım olan hertürlü vasfa sahip olan bir grup insanız ve birlik olduğumuzda yeri gelir bir halay ekibi, yeri gelir komedi dans küsürlüsü... Evet mesele bizdeki kaabiliyette değil mesele yer ve zaman... Hep sıkıştırılır şu kına geceleri... Ne doğru düzgün yer ve zaman vardır oynayabilirsin, ne de oynayabilecek düzgün bir hava bulabilirsin... Birileri tepende devamlı "şunu aç, bunu değiştir, şu yokmu, ondan varsa çal" der... Ve tabii iki taraf vardır... Damat ve kız tarafları... Aslında hep bu iki tarafın müzik zevkleri farklıysa daha kötü olurmuş gibi gelirdi, fakat dün gördüm ki aslında müzik zevkleri aynı olan taraflar daha da feci oluyormuş... Hep aynı havalar çalacak ve dış kapının mandalıysan(yani bizim gibi isen) sadece bakabilirsin veya kısıtlı vakitlerde büyük bir mücadele ile biraz ortada dönebilirsin... Talihsizlik bende sadece bu konuda değil tabii, birde bilgisayar başında görülmüşüm birkaç kişi tarafından, çok kolay bir media player işlemi de gerçekleştirince adım (daha doğrusu rumuzum) "bilgisayarcı" oluverdi... Ve hep orda olmam gerekti... Ne o... Sadece tüm parçaları media player'a koydum diye ... Yahu bu iş bu kadar kolay madem ben neden hala iş bulamadım... Biranda bilgisayarcı, biraz gayretle gazeteci, büyük bir çile ile yapı ressamı olmuş olan ben... Hala sadece arkadaşların kına gecelerinde gönüllü djlik yaparak teşekkür alabiliyorum... O da malum, nakit değil ve de alışverişlerde kullanılamıyor... Neyse serzenişimi başka bir zaman yaparım bu konuda... Kına gecesinin büyük kısmını bilgisayar başında "herkesin gönlü olsun, benceee sende haklısııın" diyerek geçirdiğim için çok fazla katılamadım arkadaşların arasına ama benim işim daha önemli! ve zor olduğu için onlara bir tülbent verilirken bana iki tane verdiler(ne güzel avuntu)... Gecenin son yarım saatinde damat tarafıda kalkınca bize kaldı pist!!!... Biz de aç tavuklar olarak darı ambarı bulmuş gibi parçaları bölük, pörçük çala çala oynadık... Ve saat 12'yi gösterdiğinde bizim ambar biranda yokoldu... Koşa koşa eve gidildi ve güya gelin tarafından "evde oynamaya devam ederiz" diye kandırılan bizler, uyutulmak için yapılan psikolojik baskılara dayanamadık ve uykuya yenik düştük... Sabah nikah için hazırlanılacak... Allah razı olsun... Bir ihtimam, bir misafirperverlik... Bizlerle uğraşıyorlar o kadar telaşlarının içinde bir de...

Giyinilir, kuşanılır ve de nikah salonuna gidilir... Nikah güzel geçer... Salonda güzeldir... İş tebrik ve çil çil altın, gıcır gıcır para bölümüne gelince orada duruyoruz... Bu konuda ilginçtir... Sıra vardır... Yanında bir sıra daha... Ve biri daha... Sanki bir yelpaze gibi herkes aynı yöne dönmemek üzere gider!!!... Anlayamadığım konu ise, bu insanların nerden çıktığıdır... Yani herkes o yöne gidiyor yahu, gidişin var da dönüşün yok... Biz kenarda beklemeye başlarız... Gidip de dönememek, dönüp de buluşamamak var... Elele de tutuşamazsın ki ayıp!... Sıranın en sonunda! biz kendimize bir yer bulduk sonunda!!!... Ve nihayet görevimizi bitirdikten sonra resim çekileceğiz... Evet... 6 kişi... Herkes güzelce dizili... İnci danesi gibi... Birtek ben... İki arkadaşın arkasından görülen kafam ile fazladan çıkmış diş gibi kalmışım... Ve o resmi de ben aldım... Hayır tam çıkamadığın resmi niye sahiplendin?... Hadi sahiplendin bari güzel çıkanlardan birine sat, sen al tarat... Eve geldiğimde ailemin fotoğrafa bakıp bakıp gülmesi ve bana lakap takması aklıma iki soru getirdi... Çok mu safım acaba ve iyi birşey mi bu hal?... Ben de anlamadım... Bundan sonrakilerde daha uyanık olacağım inşallah... Kendi fotoğraf makinasıyla çekilmiş olan 20 pozdan sadece 8 inde olan biri olarak sanırım çok bile konuştum... oooof of...

İki günü birden yazmak lazım cumartesi ve pazar... Yine yeğenler bizde... Bu sefer tatil günü herkes evde... Evde yürürken ayağınıza batan galete kırıntıları ve oyuncak parçaları ciddi sakatlanmalara yol açmıyor belki ama canınızı fena acıtıyor... Cumartesi alışverişe gidilecek... İki çocuk... İkisi evde bırakılamaz, anne-baba yorgun yaşlı... İki adet gençten insanız ama bizim bile ikisine yetecek gücümüz yok... Birinin yaşı münasebetiyle öğle uykusuna yatması muhtemel olunca kaçarak, büyüğü ile birlikte alışveriş yolu gözüküyor... Ve kaçılarak yollara düşülüyor... Çocuk iki adımda bir yoruluyor ve "beni kucağına al" mızırdamaları başlıyor... "Güneş gözüme giriyor", "yoruldum", "su yokmu, su ver", "nerde bu minibüs yaaa", "aaa parka baak, teyze beni parka götürsene", "tuvaletim geldi yaa", "hadi üst kata çıkalım", "hadi aynanın arkasından geçelim", "aaaaaaaa düştüm yaaa üyhüyühüyühüy",......... Nihayetinde bitiyor alışveriş... Eve dönülecek acele tarafından... Ve minibüse binilip eve gidiliyor... Bu arada durabileceği her yerde ve bilhassa parklarda bizi oyalıyor...

Evdeyiz... Küçük uyku modunda... Biraz dinlenmeye fırsat oluyor ve çocuklarla tekrar koşuşturmaca başlıyor... Saat 22:30 sularına kadar devam eden bu tempo yavaştan duruluyor ve çocuklar adeta yatağa gömülüp belki de gözyaşartan ömür boyunca bir daha rastlanılamayabilecek şekilde kendi başlarına uykuya dalıyorlar...

 

Ertesi sabah... Anne ve babaları geceden gelmiş, uyumuş... Sabah kalkıldığında yanlarında görünce büyük bir sevinç... En büyük sevinç bende tabii... Kahvaltı edilir ve yolcular evlerine yollanır... Evde artık sessiz bir hakimiyet vardır... Fakat misafirliğe gidilecektir ve ev o haliyle bırakılıp, yola çıkılır... Eve gelindiğinde yarınki temizlik planı yapılır ve bilgisayar başına geçilir...

 

Günüm hareketli geçti ama yazarken ne kadar da monoton gözüküyor... İki günüm de diyecektim...

İlk günlüğe başlarken, klasik bir giriş yapalım...  İnsanlardan bazılarında hayatlarına dair anıları toparlamak ve de okuyup okuyup hüzünlenmek gibi bir içerik vardır...

Ben de seneler evvel günlük tutardım... Şimdi elime aldığımda genelde güldüğüm ve manasız bulduğum çok hüzün yaşamışım... Ama insan zamanında yaşadığında olayı, daha sıvı halde oluyor... Olaydan uzaklaştıkça katılaşıyor ve sonunda olayla alakalı bir kaya parçası haline geliyor... Şimdi bir kaya parçası olmuş olan benim, geçmişim çok ağlamaklı geçmiş...

Bugüne dönersek... Ki neden dönüyoruz bunu da anlamışsınızdır...

Bugün için söylenecekler;

İki adet yeğene sahip olan ben bugün ikisi ile de tek başıma uğraşmak zorunda kaldım... Talihsiz bir durum gibi gözükebilir, ki öyle... Aslında ikisi birbirinden şeker, birbirinden tatlı çocuklar... Fakat maalesef başbaşa kalındığında sizi ezilmiş çokokrem tüpüne çevirebiliyorlar... İşte şu anki halim tam da bu... Ezilmiş bir tüp çokokrem... İnanamayacaksınız ama bakın geçmişi sulu bu insanın geleceği ne durumda... Ve üstelik tehdit ediliyorum... Barbie sitesini aç, yoksa annemi istiyorum, bana dondurma ver, yoksa çorabımı çıkarırım, parka götür ya da barbie ev oyunlarını aç, ananem nerde gelsin o uyutsun..........

Bugünden çıkarılacak sonuçlar... Çok ağlama, ağlaman için gerçekten sebepler doğduğunda stokda gözyaşı bulundurmadığına yanarsın...

İkinci sonuç; ablanın çocuğu da olsa sosis reklamlarındaki kadının yanağının nasıl sıkıldığını net bilmeyen ve de bir kerpeten misali yanağına asılan iki çocukla ancak onlara şeker ve dondurma vererek başedebilirsin...

Üçüncü sonuç ise; asla iki ve daha fazla çocukla bir evde tüm gün yalnız kalma... Mecbursan da mutlaka evde bir marketlik abur cubur bulundur...

 

Bugünü kısa geçelim... Çünkü gerçekten yorucu bir gündü...