Din, güzel ahlaktır...

Hüzünlü blog...

Çok yakında yeni blogcu adresimdeyim...

Bu süre zarfında buraya da birşeyler eklemek istemiyorum...

Hayat geçiyor ve bizler bazen, birşeyleri arkamızda bırakmak zorunda kalıyoruz... Arkamızda bıraktıklarımızı yanımızda taşımaya devam ettiğimiz müddetçe bizi geriye doğru çeken ve devamlı huzursuz eden hissiyatlar barındırmaya da devam ediyoruz...
Bir nevi bu hissiyatlardan arınmak ve yepyeni bir yüzle, yepyeni bir blogda yola devam edebilmek adına güzergahımızı değiştiriyoruz inşallah...

...
Bu sırada Ayşe, hastane odasından kaçmanın yollarını arıyordu. Kapının önünde amcası hazır bekliyor, yengesi ise zaten yanından hiç ayrılmıyordu. Ayşe, bu durumda daha da bunalıyor ve durumu  kötüye gidiyordu. Bir an önce buradan kaçması ve hemen Vedat Bey’i bulması gerektiğini düşünüyordu. Kendisine bir tek onun yardım edebileceği açıktı artık.
Yengesi bir aralık amcasının yanına çıkmıştı, bunu fırsat bilip, güçlükle yerinden kalktı, sanki tonlarca ağırlık vardı üstünde, ama yılmadı, olağanca hızıyla cama doğru yöneldi. Tüller kirden grileşmiş, cam hafif aralıktı, camı ardına kadar açtı, ümit ve korku ile camdan aşağı baktı, gözbebekleri büyüdü, sanki ilk defa oyuncağı olan bir çocuk gibi sevindi. Giriş kattaydı odası ve camdan rahatlıkla çıkılabilirdi, üstelikte hastanenin arka bahçesi ağaçlıktı ve onu kimsenin fark etmemesi ihtimali çok yüksekti.
Bunları düşündü, hemen üstüne bir şeyler giymek için dolabına yöneldi, rahattı, çünkü yengesinin kaba sesi geliyordu kapının önünden, kendisi ile ilgili atıp tutuyordu yine, uyuduğunu sanmıştı, aslında verilen ilaçlar uykusunu getiriyor ve zaten zorlukla taşıdığı vücudunu daha da ağırlaştırıyorlardı ama şimdi hiçbir şey düşünmüyordu, kaçmaktan başka…
Kaçmalı ve Vedat Bey’e ulaşmalıydı, muhakkak yardım edeceğini biliyordu, hukuki işlemlerinde de yardımcı olurdu, sığınırdı da onlara. Güvende olacağını hissediyordu. Büşra ablası geldi aklına, yardımsever, iyi kalpli Büşra abla… Anne babası hayatta iken, akşamları gelir, onunla sohbet ederdi. Ahretten, cennetten, cehennemden, Allah (c.c.)’dan bahsederdi… “Hesap” derdi, “hak, ahlak, merhamet, vicdan” derdi… Hatta amcası ve yengesi henüz bir karabasan gibi üzerine çökmeden evvel de, gelip sohbetler ediyor, onu bilgilendiriyordu.
Anne ve babası rica etmişleri aslında, Şeyma hanım çok iyi ve güzel ahlaklı idi, fakat dini bilgileri azdı ve bu sebeple Ayşe’yi istediği gibi yetiştiremiyordu, Büşra’lar yanlarındaki eve taşındıkları ve yeni gelen komşulara yapılan ziyaret için, eski komşularıyla gittikleri vakit, o kadar sevmişti ki onu ve sevinmişti de kızı için… Komşulardan bazıları beğenmemişler ve hatta bir daha görüşmemişlerdi onlarla, “hepimiz Müslüman’ız ama her şeyin bir ölçüsü var, nedir bu kıyafetler canım…” , “sanki bir güzel kendisi de, kapatmış da kapatmış…” , “yok, benim kızımdan uzak dursun aman, …” gibi cümleler sarf etmişlerdi. Fakat, Şeyma Hanım ilişkisini kesmemiş, aksine cuma günleri sohbet yapmayı teklif etmişti kendisine. Büşra, İlahiyat Fakültesi mezunu olduğu için, bunu tereddüt etmeden kabul etmişti. Mahalleden başkaları da katılmıştı sonraları bu sohbetlere ve gün geçtikçe, çok güzel bir ortamları olmuştu. Büşra, Şeyma hanımın vefat haberinin ardından, Ayşe’yi alıp evlerine götürmiş ve ona güzel bir şekilde izah etmişti her şeyi, Ayşe belki de o yüzden çok üzülmemişti, sonra da anne babasını, Büşra ablasının anlattığı o cennet bahçelerinde, mutlu yüzlerle görmüştü. Acısı hafifliyordu hala hatırladıkça. “Çile çekmek” diyordu, Büşra abla,”…zordur ama mükâfatının benzeri yoktur”… Hep aklına geliyordu bu sözler. Çektiklerinin boşa olmadığını düşünüyordu. Birkaç kez başını da örtmeyi düşünmüştü, fakat Vedat Bey, işyerinde böyle çalışamayacağını söylemiş, onu men etmişti örtünmekten. Çalışması gerektiğini düşünüyor ve örtünemiyordu. Bir yandan da başına gelenlerin boşuna olmadığını düşünüp, ne yapması gerektiği hususunda detaylı şekilde düşünmesi gerektiğini hissediyordu.

Bir karar vermeliydi geleceğiyle ilgili. Kendi dünyasına gömülmüştü yine.
...

Hey gidi günler hey Dil ... Nasıl da güzeldi ilk çıktığında, nasıl da aşıktıkKaş çatmış... Zamanının tartışmasız birincisidir bana göre...Mutlu Aklıma geldi bugün, ezbere söyleyiverdim, unutmamışız, şaşırdım da bir yandanHoley...

Çeyizi düzmüş
Kimi bekler
Köşede durmuş
Dönmek ister

Güzelim baksana
Adımı sorsana
Allahın aşkına
Şu ateşi yaksana

Canı sıkılmış
Dolaşmak ister
Aklı başında
Yol almak ister

Bu kız beni beni görmeli
Bana kazak örmeli
Yalnız beni sevmeli artık
Bu kız beni görmeli
Bana kazak örmeli
Muradına ermeli artık

Balkona çıkmış
Kimi gözler
Bir kuşa dalmış
Uçmak ister

Söz - Müzik: Mustafa Sandal

Sonuna kadar...

11/2/2009

Hayat...
Bazen biraz acımaktır...
Kana kana ağlamak...
Her zaman hüzünlü değildir...
Bazen insanı arşa çıkarır, sevinçleri...
Hayat, bize verdikleri nisbetinde yaşanır...
Yaşamak istemezsin bazen de, vermediklerini düşünüp...
Ama mecbursundur her zaman, devam etmeye yola...
Durmadan...
Düşünmeden...
Dinlenmeden...
Sonuna kadar, gitmek zorundasın...





...

-“Bana bak küçük hanım! Yeter artık! Yüzüne güldükçe, üstüne titredikçe, şımardın sen!!! Ben gelemem böyle nazlanmaya, yolarım o saçlarını köklerinden, o zaman ağlayacak bir sebebin olur! Sen kimsin de benim oğlumu beğenmiyor, yüz çeviriyorsun? Sen kimsin ha! Anan yok, baban yok başımıza kaldın zaten, bir de seni alıp besleyecek değilim! Hem bana yararsın, hem oğluma… Hem de açıkta kalmamış olursun işte, daha ne istiyorsun be!”

Ayşe duydukları karşısında iyice çıldırmıştı. Bir şeyler söylemek istiyor, fakat ağzını açıp da tek kelime edemiyordu, karabasan gibi çökmüştü yengesi üstüne, sadece hıçkırıyor ve bağırıyordu…

Odadaki sesleri duyan amcası da yanında bir hemşire ile birlikte odada bitivermişti. Hemşire neler olduğunu soruyor ve yengeyi azarlıyordu, yenge ise gayet sakin bir şekilde bir şey yapmadığını, sadece konuştuklarını, ama ağlamaya başladığı için yüksek sesle onu sakinleştirmeye çalıştığını söylüyordu. Amca ise bir kenardan olanları izliyor, yüzünde anlamsız bir ifade ile hastane çıkışının planlarını yapıyordu. Ayşe’nin durumuyla ilgilenen yoktu, doktor amcasına acile geldikleri ilk dakika;

-“Bu kıza ne olmuş böyle? Çok gergin ve sinir zafiyeti geçiriyor, kesinlikle stresten uzak, mümkünse havadar bir ortamda dinlenmeli, birtakım ilaçlar vereceğim ben, yine de bunların etkisi iyi bir dinlenmeye benzemez, fakat ihmali halinde, kızcağızın hayatına mal olur” demişti. Oysa amcanın ekmeğine yağ sürdüğünden habersizdi, çünkü zaten onlar Ayşe’nin derdinde değil, malların derdinde idiler. Nitekim doktor dahi, sanki bu ruhsuz insanların iç dünyalarını görmüşçesine hayret ve kızgınlıkla çıkışmıştı amcaya ve gelecek ay muhakkak doktor kontrolüne gelmelerini de sıkı sıkıya tembihlemişti. Bunlar olurken Cemil ise ne evdekileri aklına getirmişti, ne de eve gitmeyi… Sokaklarda amaçsızca dolaşıyor, kendine yapacak iş, aslında bulaşacak birilerini arıyordu.

Oldu olası huysuz, yaramaz, miskin biriydi. Çocukluğunda da yattığı yerden bile hep bir kötülük peşinde koşar, olmadık işlerle hem ailesini, hem de arkadaşlarını zor duruma sokardı. Zaten babasının köyden ayrılma sebebi de Cemil’di. Yine yapmış yapacağını ve bir kıza ümit vermişti. Kızcağız da, Cemil’e kaçmıştı. Sonra gecenin bir yarısı kızı kapısında gören amca içeri alacakken, Cemil;

-“Ne yapayım ben seni be! Amma da safmışsın kızım ya, bilsem dert olacağını selam vermezdim” diyerek kapıyı yüzüne çarpmıştı! Kızcağız ne yapacağını bilememiş doğruca evine dönmüştü, fakat ailesi kaçtığını fark ettiğinden önce dövmüşler sonra da Cemil’lerin kapısına dayanmışlardı. Babası yine Cemil’den yana olmuş ve durumu kendi yöntemleriyle düzeltmişti.

Sonrasında zaten başka vukuata fırsat kalmadan, İstanbul yolculuğu başlamış ve aile her şeylerini satıp buraya gelmişlerdi. Burada da Cemil yine rahat durmuyordu, geleli daha bir yıl olmasına rağmen kumar borcundan, veresiyelere kadar uzanan listeler geliyordu ellerine… Oğlunun bu halini hiç beğenmese de karısının da baskılarıyla tek laf etmiyordu. Fakat biliyordu ki bu işi Ayşe’de düzeltemeyecekti. Yine de abisinin kendisini dışlamasına, aşağı görmesine bir tepkiydi belki de Ayşe’ye olan tavrı… Onun iyi olmasını hazmedemiyordu. Oğlu kötüydü çünkü. Sebebi ne olursa olsun!

...devam edecek...

Açıklama...

12/11/2008

İstatistiklerime bakılırsa maalesef ilgilenip de tek kelime ekleyemediğim blogumu ziyaret ediyor olan, yangında ilk kurtarılacak ziyaretçilerimiz var... Çok şükür... Bu yazı onlara bir teşekkür ve de özür yazısıdır...

Hayatın sizi nereye götüreceğini bilemeden yürürsünüz... Birşeylere adım atarsınız, umut edersiniz, gayret eder, çalışırsınız vs.vs. ...
Fakat herşey istediğiniz gibi olmaz bazen... Bir anda yolun orta yerinde kalıverirsiniz, elinizde çizdiğiniz yol haritasıyla... Çünkü etraf bulutlanır, göz gözü görmez olur... O zaman, gözün göremediği gözlere selam eder, el yordamıyla anı kurtarırsınız...
Aslında olması gereken de odur, o anda... İsyansız bir gidiş... Mecbursundur, senin emrinle çalışan bir evrende değilsin ki... Bizim de, gayret ateşinin üstüne, "cosssss" diye bir kova su döküldü işte...
Hala, cılızda olsa bir gayret var, ama kuru bir yer bulana kadar yol göründü yine... Sinirleri alınmış olmasa da sinirsiz, alınganlığının üstüne kapak konmuş, iyice haşlanıp, kabuğundan katı olmuş yumurta kıvamında bir ruh haletiyle, üzgün üzgün her internete girişimde bakıyorum bloguma ve siteme...
Bir süre ite kaka götüreceğiz... Sonrasında yine bir canlılık gelebilirse bizim buralara, şöyle afilli tarafından şıkır şıkır bir blog, yanına da bir hevesle adını sanını alıp, içini dolduramadan yetim bıraktığımız sitemizi ekleyip, sunarız sizlere...
Ama lafın anlaşılırı, bu ara yazı dizimizi aylık, blog güncellememizi de nadir yapacağız...
Yine de siz siz olun, arada kolaçan edin buraları, olur ya bize bahar erken gelirse, çiçeklerle süsleriz o vakit yolunuzu, kısmetse...