...
-“Bana bak küçük hanım! Yeter artık! Yüzüne güldükçe, üstüne titredikçe, şımardın sen!!! Ben gelemem böyle nazlanmaya, yolarım o saçlarını köklerinden, o zaman ağlayacak bir sebebin olur! Sen kimsin de benim oğlumu beğenmiyor, yüz çeviriyorsun? Sen kimsin ha! Anan yok, baban yok başımıza kaldın zaten, bir de seni alıp besleyecek değilim! Hem bana yararsın, hem oğluma… Hem de açıkta kalmamış olursun işte, daha ne istiyorsun be!”
Ayşe duydukları karşısında iyice çıldırmıştı. Bir şeyler söylemek istiyor, fakat ağzını açıp da tek kelime edemiyordu, karabasan gibi çökmüştü yengesi üstüne, sadece hıçkırıyor ve bağırıyordu…
Odadaki sesleri duyan amcası da yanında bir hemşire ile birlikte odada bitivermişti. Hemşire neler olduğunu soruyor ve yengeyi azarlıyordu, yenge ise gayet sakin bir şekilde bir şey yapmadığını, sadece konuştuklarını, ama ağlamaya başladığı için yüksek sesle onu sakinleştirmeye çalıştığını söylüyordu. Amca ise bir kenardan olanları izliyor, yüzünde anlamsız bir ifade ile hastane çıkışının planlarını yapıyordu. Ayşe’nin durumuyla ilgilenen yoktu, doktor amcasına acile geldikleri ilk dakika;
-“Bu kıza ne olmuş böyle? Çok gergin ve sinir zafiyeti geçiriyor, kesinlikle stresten uzak, mümkünse havadar bir ortamda dinlenmeli, birtakım ilaçlar vereceğim ben, yine de bunların etkisi iyi bir dinlenmeye benzemez, fakat ihmali halinde, kızcağızın hayatına mal olur” demişti. Oysa amcanın ekmeğine yağ sürdüğünden habersizdi, çünkü zaten onlar Ayşe’nin derdinde değil, malların derdinde idiler. Nitekim doktor dahi, sanki bu ruhsuz insanların iç dünyalarını görmüşçesine hayret ve kızgınlıkla çıkışmıştı amcaya ve gelecek ay muhakkak doktor kontrolüne gelmelerini de sıkı sıkıya tembihlemişti. Bunlar olurken Cemil ise ne evdekileri aklına getirmişti, ne de eve gitmeyi… Sokaklarda amaçsızca dolaşıyor, kendine yapacak iş, aslında bulaşacak birilerini arıyordu.
Oldu olası huysuz, yaramaz, miskin biriydi. Çocukluğunda da yattığı yerden bile hep bir kötülük peşinde koşar, olmadık işlerle hem ailesini, hem de arkadaşlarını zor duruma sokardı. Zaten babasının köyden ayrılma sebebi de Cemil’di. Yine yapmış yapacağını ve bir kıza ümit vermişti. Kızcağız da, Cemil’e kaçmıştı. Sonra gecenin bir yarısı kızı kapısında gören amca içeri alacakken, Cemil;
-“Ne yapayım ben seni be! Amma da safmışsın kızım ya, bilsem dert olacağını selam vermezdim” diyerek kapıyı yüzüne çarpmıştı! Kızcağız ne yapacağını bilememiş doğruca evine dönmüştü, fakat ailesi kaçtığını fark ettiğinden önce dövmüşler sonra da Cemil’lerin kapısına dayanmışlardı. Babası yine Cemil’den yana olmuş ve durumu kendi yöntemleriyle düzeltmişti.
Sonrasında zaten başka vukuata fırsat kalmadan, İstanbul yolculuğu başlamış ve aile her şeylerini satıp buraya gelmişlerdi. Burada da Cemil yine rahat durmuyordu, geleli daha bir yıl olmasına rağmen kumar borcundan, veresiyelere kadar uzanan listeler geliyordu ellerine… Oğlunun bu halini hiç beğenmese de karısının da baskılarıyla tek laf etmiyordu. Fakat biliyordu ki bu işi Ayşe’de düzeltemeyecekti. Yine de abisinin kendisini dışlamasına, aşağı görmesine bir tepkiydi belki de Ayşe’ye olan tavrı… Onun iyi olmasını hazmedemiyordu. Oğlu kötüydü çünkü. Sebebi ne olursa olsun!
...devam edecek...