Din, güzel ahlaktır...

Hüzünlü blog...



Hüzünle bakan gözlerinde, bir damla gibisin şimdi...
Ağlıyor ve süzülüyorsun yanaklarından...
Ömür hızla geçiyor...
Süzülüyorsun yavaşça...
Ümidin kırılıyor...
Yalnızlık, bir sır gibi gizliden yaklaşıyor, farkedilmiyor...
Ufka bakan gözlerin, gözlerini arıyor...
Bir dirseğini dayadığın merdivende, aşağı doğru iniyor gururun, tüm kalbi hislerin...
"Dayanacağım bir yer yok" diyor, duvarları kendine dost ediyorsun... Ağlıyorsun ya şimdi...
Hüznün denizlere kavuşuyor, gözyaşlarınla...
Taş üstünde taş bırakmaz ya bu çaresizlik!...
Sen dayanıyorsun...
Sabrediyor, bekliyor, ümidinin yakasından tutup çekeliyorsun...
Üstün başın toz, toprak...
Yıkık bir viranenin gıcırdayan merdivenindesin...
Üstün başın toz, toprak... 
Pencereden içeri giren rüzgarla titriyorsun...
Üstün başın toz, toprak..........
“Bu yürek acısı çekilmez” diyorsun, hamle yapıyorsun ayağa kalkmak için...
İçinde birşeyler diriliyor sanıyorsun...
Bir hamle daha…

Yok... Yapamıyorsun...
Öyle yıkılmış ki içinde birşeyler...
Sadece, büyük bir ağırlıkla, viranenin dayanıksız duvarlarına,

bir de sen dayanıyorsun...
Duvarlar ağlıyor...

"Bu yük ağır, kalk git, yıkılacağız"...
Duvarlar ağlıyor...
Kalkabilsen!...
Deniyor, çabalıyorsun...
Kolay mı, o yükü taşımak?!...
Sevda yükü...

Ağır, hem de çok...
Yalnızlık üstüne tuz, biber oluyor...
"Yok, başka dayanacak kimsem yok!" diyorsun...
Duvar bu anlar mı halden?!...

"Kalk!" diyor,

"Çek git buradan, zaten yorgun ve tükenmişiz, senin yükün bize çok"...
Yok... Yapamıyorsun!...
Küçük kız!...
Bu kadar mı yorgunsun, daha ömrünün baharında?!...
Bu kadar mı aciz olur insan, yüreği yandığında?!...
Kalk, diril, çık, git!!!...
Küçük kız titriyor yine…

Virane duvarlara dayanmış, yine üzgün, bitişi bekliyor...
İçine yöneliyor, hep aşina olduğu o avuntu, yine duyuluyor…

"""Sevda yok, umut yok, ümit yok, bu dünya boş!...
Kalk, burada tüketme ömrünü, dışarıda güzel bir dünya var, başka dostlar...
Başka sevdalar... Bu, bir duraktı... Anla... Ve kalma burada boşa...
Gidenin ardından, ne dayan duvarlara, ne de ağla...
Yükü taşıma... Ömrünü boşa harcama!!!...
Git!... Hadi!...
Gökyüzünde güneş, senin ona bir kez bakmanı bekliyor...
Yeryüzünde toprak, ayağa kalkıp, üstüne basmanı bekliyor...

Kalk!... Doğrul, sırtındaki bu yükü at...
Koş yeşiller, maviler sana, hasret...
Pembeler, morlar, cıvıl cıvıl bekliyor...
Siyah beyaz bir bakış, gri bir ömür...
Puslu bir hava, buğulu bir cam...
Bu mu istediğin?!...
Hayır!!!...

Çık buradan!... Çık bu viraneden artık!...
Gül, yüzün gülsün...
Bu virane ömür yıkılacak üstüne birgün...
Böylesine bükme boynunu, böylesine mahsun olma...
Yakma, yıkma, bakma hüzünle... """

Çıkamıyor küçük…

Kalbi büyük, kendi küçük, duvarlara daha da bir yanaşıyor…

Daha çok ağırlaşıyor hüznü…

Duvarları titretiyor…

Duvarlar ağlıyor…

Virane…

Yeşillikler içerisindeki virane…

Ah, kapıyı bir açabilse…

Kapı, sımsıkı kapalı…

Kapı, kök vermiş sanki…

Kapı, duvar olmuş…

Açılmıyor…


(Gül be Şeker!...) 
(Bir dostumuzun halimize isyanı ile sarfettiği, çok beğendiğim bir ifadedir... Devamı da "Gül artık!"...)

MiHRiMaH…

Kendini, bazen geleceğini ararken buluyorsun... Dimdik, duvar gibi dururken herkesin karşısında, aynada kendine bakınca, bir enkaz görmek... Yüreğini acıtan birşeyler varsa devamlı derininde, yaşamak ne kadar da zorlaşıyor... Ümit ettiğin şeylerin, elinden bir bir kayıp gitmesi ve senin öylece bakman, onların ardından...

Gözyaşlarımı içime akıtıyorum... Güldüğümde de, gizli birşeyler var... Artık eskisi gibi gülemiyorum... Mutsuzum... Huzursuz... Benden başka bir hayat yaşanıyor dışarıda ve ben bu hayata dahil olamıyorum... Dahil olmak istemiyorum çoğu zaman, olmak istediğimde de camdan dışarı bakan küçük bir çocuk gibi, korkuyorum... Penceremdeki demirlere tutunup, kalbimin hızlı hızlı çarpışına ayak uyduruyorum... Ama, adım atamıyorum... Öyle bir ikilem ki bu... Bazen sadece bundan yoruluyorum...

Allah'ım sen yardım et... Ne zor, bu dünyada yaşayabilmeyi başarmak... Ne zor, her gözünü açtığında bu yeni güne uyanmak istemeyip, zorla bunu yapmak... Ne zor... 

Hayat, ne zorsun sen... Gözyaşlarıma da ne aşık!...  

Medeniyet...

20/7/2008

Hey gidi medeniyet dediğin, ağzı porselen kaplı canavar...

Parlak dişlerini görüp de, seni marifet sandılar!!!...

...Birgün buraya kadar da gelip, bizi kendi platformlarında münazara etmeye çağırmıştı birileri...

Biz o zamanlar Allah'ın bir hikmeti idi belki de, fırsat bulamamıştık davete icabete...

Nitekim, şimdi bakıyorum da iyiki de gidilmemiş, üye olunmamış ve de cevaplar yazılmamış o forumlarda...

Zira o zamandan bu zamana bir arpa boyu yol kat etmek zannediyorum imkansız olacaktı... Maalesef, sadece kendini mümin sanan ve kalbi ilimlerden, maneviyatın hikmet ve kerametlerinden yoksun olan ve hatta bu konularla alakalı olarak zerre miktar bir inanca sahip olmayan kimselerden, hoşgörü ve anlayış beklemek, bizleri anlamalarını istemek manasız geliyor şimdilerde daha da çok... Son olarak şöyle söyliyelim... Biz tasavvuf talebesiyiz... Hamdolsun alemlerin Rabbine... Yollar çok, yeter ki ulaşılmak istenilen Allah olsun!...  

Sen yoksun...

4/5/2008

 

 

 

 

 

 

  

Gün geçer ve sen gidersin...

 Ömür biter ve yoksundur sen...

 Hayatın en güzel anlarında ve hüznün sularında gezerken ben, yoksundur sen...

 Yüreksiz, acımasız, korkak...

 Ümitler içinde ümitsiz kalan, çareler içinde çaresiz...

 Gidersin...

 Yürü, yolun açık olsun...

 Gün geçer ve sen yoksun...

 MiHRiMaH

düşünceler...

18/3/2008

Uzun bir süredir blogumla ilgilenememenin huzursuzluğu içindeyim... Ziyaretçi sayım zaten vasatın altında ama faydalı birşeyler yapamamaktan daha fazla rahatsız etmiyor beni sayılar...

 

İnsan bazen hayatta ne için varolduğunu sorguluyor ya... Hani bazen "ben de ne işe yarıyorum ki" diye de içinden geçiriyor... Bu herhalde bilmediğimizden birşeyleri veya gerçekten bir vicdan muhasebesi... Ben bilmediğim için bunu sık takrarlardım eskiden... Sonra öğrendim ki hizmetin sınırı yok... Anne-babaya olan hizmetin ise benzeri yok... Yani anne-baba rızası ve onların hizmeti çok mühim... Artık daha çok bu noktada kendimi yoğunlaştırdım ve çok da düşünmüyorum daha farklı açılardan bakmayı hayata...

Ömür dediğinin sonu yok, yani belli bir sonu yok... En ümitli olduğun, en mutlu veya en sıkıntıda olduğun yahut da en verimli olduğun düşünülen zamanda alınıyor canın... Tevekkül denilen kelime manasını kavrayamadığımız ve çoğu zaman "kimi kandırıyorsun hemşerim" dediğimiz olay ise muamma... Yani birçoğumuz tevekkül ettiğini, sabır gösterdiğini söyler ya... Ama bunu söylerken bir yandan da "ben hep böyleydim zaten, yok canım ben alıştım, sabretmek lazım"... "kısmet işte ne yapalım, bizim de rızkımız bu kadarmış, hep böyle olur zaten" deniliyor... İçten içe rızık konusundaki serzeniş farkedilmiyor...

Belki istemeden belki de içinde isyan barındırmasına çalışılan bir tevekkül gayreti içine giriliyor... Oysa teslimiyet böyle olmamalı bence... Böyle söylemekle ancak kendimizi kandırır ve tevekkül ettiğimizi zannederiz... Sonrasında ise rızık konusunda sıkıntıya düştüğümüzde "sabır da ediyorum, gayrette, ama niye halen toparlanamadım acaba" diye hayıflanmamalı... Çünkü yaptığımız şey imtihana boyun eğmek değil de sözlerle birilerini kandırıyormuş gibi görüntüde sabretmek......

 

İşte akla gelen birkaç cümle... Maksat gelen ziyaretçiye ruh çağırma seansı yaptırmadan bir varlık gösterebilmek ama ciddiyim... Bu yazdıklarım son zamanlarda aklıma çok takılan ve birçok kişi ile paylaştığım düşüncelerdir... Bilinmesi ve önem verilmesi gereken bir yanılgı belki de hayatımız içerisinde... Hayırlı günler efendim...