Din, güzel ahlaktır...

Hüzünlü blog...

Çok yakında yeni blogcu adresimdeyim...

Bu süre zarfında buraya da birşeyler eklemek istemiyorum...

Hayat geçiyor ve bizler bazen, birşeyleri arkamızda bırakmak zorunda kalıyoruz... Arkamızda bıraktıklarımızı yanımızda taşımaya devam ettiğimiz müddetçe bizi geriye doğru çeken ve devamlı huzursuz eden hissiyatlar barındırmaya da devam ediyoruz...
Bir nevi bu hissiyatlardan arınmak ve yepyeni bir yüzle, yepyeni bir blogda yola devam edebilmek adına güzergahımızı değiştiriyoruz inşallah...



Gönlünün kapılarını çalıyor birileri...
Birileri, küçük çocuklar gibi, çalıp çalıp kaçıyor…
Kızma... Herkes senin gibi olamaz ki...
Sen daha görmedin zaten, hayatın engebesini...
Daha hiç bilmiyorsun, tam yokuş yukarı çıkarken
Önüne gelen yol ayrımında duramayacağını...
Hızlı kararlar veremezsin ki sen henüz...
Bilemezsin...
Çık biraz daha...
Biraz daha çek...
Küçük,
Sen acemisin, yenisin sen...
Bilmiyorsun ne acımasızlıkların olduğunu...
Bilmiyorsun, ne vefasız, ne kötüdür insanlar...
Sen, yer yer boyası dökülmüş,
Yıkılmaya yüz tutmuş bu viranedesin hep...
Sen, eski zaman çocuğusun...
Seni, bilen bilir...
Bilenler de azaldı, viraneyi ziyaret eden de yok...
Yalnızlık öbek öbek dolmuş içeriye...
Ortalık toz duman olmuş...
Yığınla gözyaşı, birsürü hikaye...
Seni bilen bilir...
Bilmeyen üzer, ömrünü bitirir...
Küçük,
Bilmiyorsun yaşamanın zorluğunu...
İçinde bulunduğun virane gördü herşeyi...
Sen ona bile yabancısın...
Sen, viraneyi bile anlayamazsın...
O gıcırdar... Korkarsın...
Esti mi gece rüzgar...
Pencerelerden içeri, sızım sızım sızlar...
Soğuğu hissetmez onun köhne bedeni...
Sen saklan, daha da içeri...
Ümidini biraz daha ört üstüne, kapat yanlarını...
Umut nerede?.. Onu da şöyle, ser altına...
Dayan, biraz daha dayan, soğuklar bitiyor…
Geliyor, gelmekte olan…
Viraneye bakamadın ki hiç dışarıdan...
Çık diyorum, çık!..
Kapıya her yönelişte, yok olur kapı...
Çıkamazsın!..
Çaresi var mı?..
Çok masal dinledin, çok hayal ettin sen…
Gerçeklerse öyle değil…
Ah! bir bilsen!..
Bilemezsin ki… Safsın sen…
Baktığında etrafa, karanlık görüyorsun…
Oysa, içeri ışık giren odaların da var…
Ömrünün en acılı, en derin, en kötü günlerinde bile, böylesine yıkılmamışken,
Şimdi neden, neden bu zulmün kendine küçüğüm?!..
Bilmez misin?, hiçbir acının sonsuz olmadığını!..
Ve bilmez misin? Duadır, vuslattır nihayeti, her hasretin…
Sen, sevdaya hasret, sevda sana…
Bulacaksınız birbirinizi muhakkak…
Ya yakında, ya da sonsuz zamanda…
Ama ümitsizlik, niye bu çaresiz duruş?!..
Bu şekilsiz şemalsiz hüznün niye?!..
Neden, böylesi bir acıya müptela ediyorsun kendini?!..
Niye?!..
Bıraktığın viraneler, bin oldu taştı…
Her yakarış, bir yerlere ulaştı…
Sen viranesizlerden viraneyken, viranen yıkılmak üzere, dön, bak, anla!..
Sığınmaya çalışma maddeye, ulaşman gereken mana!..
Küçüksün, bilmiyorsun, acının bile farkında olamıyorsun…
İçten içe sönüyor, kendine yazık ediyorsun…
Silkelenmek için daha, ne bekliyorsun?!..
Pencereler kapalı sur gibi…
Kapılar örtülmüş üstüne…
Yatağının altına saklanan küçükler, kaçamaz ki hiç korkmaktan!..
Daha da korkarlar aslında, yatak altında kalmaktan…
Öğrendikçe büyümüyor musun sen hala?!..
Bildikçe olgunlaşıp, bir çiçeğin filizi gibi, neden ışığa yönelmiyorsun?!..
Neden, kuru dallar arasında, saklanmak çaban?!..
Neden, çıkışın yok hiçbir kapından?!..
Neden, sen de herkes gibi yaşayamazsın ki hayatı, umursamadan?!..
Neden, ya hep, ya hiçsin?!
Duvarların taşıyamadığı yükü, neden yüklenirsin?!..
Büyüyen bedende, kocaman bir kalpsin!..
Akılsız kalbin sıkıntısı çoktur!..
Kalpsiz akılda ise, vicdan, merhamet yoktur!..
Sen, kocaman kalpli, akıllı çocuk!..
Haydi bir bulutun ucundan tut ve yüksel!..
Sonra, bırak aşağılara kendini…
Uzandığın yatağından doğrul ve yönel yine çıkışlara…
Sen hep, kapıya yönel, kapı açılmasa da…


MiHRiMaH…

Sual:

Hep yumuşak hareket edilmesini bildiriyorsunuz. Neden hakkı mertçe ve sertçe söylemekten çekiniyorsunuz?

CEVAP
Allahü teâlâ yumuşak olmayı emretmektedir:
(Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle davet et, onlarla en güzel şekilde tartış!) [Nahl 125]

(
[Ey Resulüm] etrafındakilere yumuşak davranman, Allahü teâlânın sana bir kerem ve rahmetidir. Eğer kötü huylu olup, sert davransaydın hepsi dağılıp giderlerdi.) [Âl-i imran159]

Bir vaiz, (Zalim sultan karşısında doğruyu söylemek cihad olur) diye, Halife Memun’a, sert sözlerle nasihat etmeye başladı. Halife, (Ey vaiz, Allahü teâlâ, senden iyisini, benden kötüsüne gönderdiği halde, o, yumuşak konuştu) dedi. Vaiz, (Benden iyi ve senden kötü olan kim?) dedi. Halife, (Benden kötü olan Firavun’dur, senden iyi olan da Hazret-i Musa’dır) dedi. Allahü teâlâ, Hazret-i Musa’ya, Firavun’a yumuşak şekilde nasihat etmesini emretmiştir. (Tâhâ 44)

Rıfk yumuşaklık demektir. Katılığın, kabalığın tersidir. Rıfk, mülayimlik, naziklik, yavaşlılık, tatlılık, güzellik, acımak, iyilik etmek, kısaca İslamiyet’e uymaktır. Yumuşak yerine sert ve kaba konuşan, fitneye sebep olur. Her zaman yumuşak davranmaya çalışmalı, sertlikten kaçmalıdır! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Rıfk, hikmetin başıdır.) [Haraiti]

(Rıfk ile bereket hasıl olur.) [Taberani]

(Rıfkı olmayanın hayrı yoktur.)
[Müslim]

(Allahü teâlâ refiktir her işte rıfkı sever.) [Buhari]

(Emr-i marufu ancak rıfk sahibi fakihler yapar.)
[İ.Gazali]

(Rıfk, insana ziynet verir, kusurlarını giderir.) [İbni Hibban]

(Rıfktan mahrum olan bütün hayırlardan mahrum olur.)
[Müslim]

(Uygun sual sormak ilmin yarısı, rıfk, geçinmenin yarısıdır.) [Askeri]

(Rıfk sahibi olan, dünya ve ahiret iyiliklerine kavuşur.)
[Tirmizi]

(İnsanlara kolaylık ve rıfk gösteren mümin, Cehenneme girmez.) [Tirmizi]

(Mümin öyle yumuşaktır ki, yumuşaklığından dolayı ahmak sanılır.) [Beyheki]

(Hilm
[rıfk] sahibi, gündüzleri oruç tutan, geceleri namaz kılan kimsenin derecesine kavuşur.) [Mekt.Masumiyye]

(Allahü teâlâ, hilmi sever.)
[Taberani]

(Hilm sahibi olmak Peygamberlerin sünnetidir.) [Beyheki]

Hiç kimsenin kalbini incitmeyin

Sual:

Bir kimsenin kusurunu, emr-i maruf için de olsa, herkesin önünde söylemek, uygun mudur?

CEVAP
Büyük İslam âlimi Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerinin vasiyetnamesinin son satırı şöyledir:
(Hiç kimsenin kalbini incitmeyin.)

Kur'an-ı kerimde mealen, (Rabbinin yoluna hikmet ile, güzel öğütlerle çağır!) buyuruluyor. İyi ve doğru şeyleri, bilmeyenlere, en güzel tarzda öğretmek gerekir. Çünkü ilmin zekatı, bilmeyenlere ilmi öğretmekle ödenir. Emr-i maruf yapan, tavsiye ettiği iyi şeyleri kendi yapmalı, kötü olarak bildirdiği şeyleri kendisi işlememelidir! Yoksa sözü etkili olmaz. Kur'an-ı kerimde mealen, (İnsanlara iyiliği emreder de, kendinizi unutur musunuz) buyuruluyor .

Allahü teâlâ, Hazret-i İsa’ya, (Önce kendine nasihat et, eğer kendin bu nasihati tutarsan, kendin bunu yaparsan, başkalarına da söyle! Kendin yapmazsan benden utan) buyurdu. O halde emr-i maruf yapan, ilmi ile amel etmelidir.

Hadis-i şerifte, (Miraca çıktığım gece ateşten makaslarla, dudakları kesilen insanlar gördüm. Suçunuz ne diye sordum. Onlar da, “İyiliği emreder, kendimiz yapmaz, kötülüğü nehy eder; kendimiz sakınmazdık” diye cevap verdiler) buyuruldu.

Bir kimsenin kusurunu, emr-i maruf için de olsa, herkesin önünde söylemek, uygun değildir. Aksine, kusurlarını gizlemek gerekir. Hadis-i şerifte, (Kim arkadaşının aybını örterse, Allahü teâlâ da kıyamette, onun aybını örter. Kim de, müslüman arkadaşının aybını açığa vurursa, Allahü teâlâ da onun aybını açığa vurur) buyuruldu.

Birisine nasihat eder gibi yanlışını söylersek, ona, (Sen cahilsin, sen bunları bilmiyorsun) demiş oluruz. Böylece o üzülmüş olur. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Kalb kırmaktan pek sakının! Allahü teâlâyı en çok inciten, küfürden sonra, kalb kırmak gibi büyük günah yoktur) buyuruyor.

Hadis-i şeriflerde de, (Bir müslümanı incitmek, kalbini kırmak, Kâbe’yi yetmiş kere yıkmaktan daha günahtır.) (İnsanların en kötüsü, insanlara zarar veren, onları incitendir) buyuruluyor. İyi Müslüman hiç gönül kırmaz, bilir bundan büyük günah olmaz. Genelde kendini beğenen, kibirli olan kalb kırar.




Hüzünle bakan gözlerinde, bir damla gibisin şimdi...
Ağlıyor ve süzülüyorsun yanaklarından...
Ömür hızla geçiyor...
Süzülüyorsun yavaşça...
Ümidin kırılıyor...
Yalnızlık, bir sır gibi gizliden yaklaşıyor, farkedilmiyor...
Ufka bakan gözlerin, gözlerini arıyor...
Bir dirseğini dayadığın merdivende, aşağı doğru iniyor gururun, tüm kalbi hislerin...
"Dayanacağım bir yer yok" diyor, duvarları kendine dost ediyorsun... Ağlıyorsun ya şimdi...
Hüznün denizlere kavuşuyor, gözyaşlarınla...
Taş üstünde taş bırakmaz ya bu çaresizlik!...
Sen dayanıyorsun...
Sabrediyor, bekliyor, ümidinin yakasından tutup çekeliyorsun...
Üstün başın toz, toprak...
Yıkık bir viranenin gıcırdayan merdivenindesin...
Üstün başın toz, toprak... 
Pencereden içeri giren rüzgarla titriyorsun...
Üstün başın toz, toprak..........
“Bu yürek acısı çekilmez” diyorsun, hamle yapıyorsun ayağa kalkmak için...
İçinde birşeyler diriliyor sanıyorsun...
Bir hamle daha…

Yok... Yapamıyorsun...
Öyle yıkılmış ki içinde birşeyler...
Sadece, büyük bir ağırlıkla, viranenin dayanıksız duvarlarına,

bir de sen dayanıyorsun...
Duvarlar ağlıyor...

"Bu yük ağır, kalk git, yıkılacağız"...
Duvarlar ağlıyor...
Kalkabilsen!...
Deniyor, çabalıyorsun...
Kolay mı, o yükü taşımak?!...
Sevda yükü...

Ağır, hem de çok...
Yalnızlık üstüne tuz, biber oluyor...
"Yok, başka dayanacak kimsem yok!" diyorsun...
Duvar bu anlar mı halden?!...

"Kalk!" diyor,

"Çek git buradan, zaten yorgun ve tükenmişiz, senin yükün bize çok"...
Yok... Yapamıyorsun!...
Küçük kız!...
Bu kadar mı yorgunsun, daha ömrünün baharında?!...
Bu kadar mı aciz olur insan, yüreği yandığında?!...
Kalk, diril, çık, git!!!...
Küçük kız titriyor yine…

Virane duvarlara dayanmış, yine üzgün, bitişi bekliyor...
İçine yöneliyor, hep aşina olduğu o avuntu, yine duyuluyor…

"""Sevda yok, umut yok, ümit yok, bu dünya boş!...
Kalk, burada tüketme ömrünü, dışarıda güzel bir dünya var, başka dostlar...
Başka sevdalar... Bu, bir duraktı... Anla... Ve kalma burada boşa...
Gidenin ardından, ne dayan duvarlara, ne de ağla...
Yükü taşıma... Ömrünü boşa harcama!!!...
Git!... Hadi!...
Gökyüzünde güneş, senin ona bir kez bakmanı bekliyor...
Yeryüzünde toprak, ayağa kalkıp, üstüne basmanı bekliyor...

Kalk!... Doğrul, sırtındaki bu yükü at...
Koş yeşiller, maviler sana, hasret...
Pembeler, morlar, cıvıl cıvıl bekliyor...
Siyah beyaz bir bakış, gri bir ömür...
Puslu bir hava, buğulu bir cam...
Bu mu istediğin?!...
Hayır!!!...

Çık buradan!... Çık bu viraneden artık!...
Gül, yüzün gülsün...
Bu virane ömür yıkılacak üstüne birgün...
Böylesine bükme boynunu, böylesine mahsun olma...
Yakma, yıkma, bakma hüzünle... """

Çıkamıyor küçük…

Kalbi büyük, kendi küçük, duvarlara daha da bir yanaşıyor…

Daha çok ağırlaşıyor hüznü…

Duvarları titretiyor…

Duvarlar ağlıyor…

Virane…

Yeşillikler içerisindeki virane…

Ah, kapıyı bir açabilse…

Kapı, sımsıkı kapalı…

Kapı, kök vermiş sanki…

Kapı, duvar olmuş…

Açılmıyor…


(Gül be Şeker!...) 
(Bir dostumuzun halimize isyanı ile sarfettiği, çok beğendiğim bir ifadedir... Devamı da "Gül artık!"...)

MiHRiMaH…

...
Bu sırada Ayşe, hastane odasından kaçmanın yollarını arıyordu. Kapının önünde amcası hazır bekliyor, yengesi ise zaten yanından hiç ayrılmıyordu. Ayşe, bu durumda daha da bunalıyor ve durumu  kötüye gidiyordu. Bir an önce buradan kaçması ve hemen Vedat Bey’i bulması gerektiğini düşünüyordu. Kendisine bir tek onun yardım edebileceği açıktı artık.
Yengesi bir aralık amcasının yanına çıkmıştı, bunu fırsat bilip, güçlükle yerinden kalktı, sanki tonlarca ağırlık vardı üstünde, ama yılmadı, olağanca hızıyla cama doğru yöneldi. Tüller kirden grileşmiş, cam hafif aralıktı, camı ardına kadar açtı, ümit ve korku ile camdan aşağı baktı, gözbebekleri büyüdü, sanki ilk defa oyuncağı olan bir çocuk gibi sevindi. Giriş kattaydı odası ve camdan rahatlıkla çıkılabilirdi, üstelikte hastanenin arka bahçesi ağaçlıktı ve onu kimsenin fark etmemesi ihtimali çok yüksekti.
Bunları düşündü, hemen üstüne bir şeyler giymek için dolabına yöneldi, rahattı, çünkü yengesinin kaba sesi geliyordu kapının önünden, kendisi ile ilgili atıp tutuyordu yine, uyuduğunu sanmıştı, aslında verilen ilaçlar uykusunu getiriyor ve zaten zorlukla taşıdığı vücudunu daha da ağırlaştırıyorlardı ama şimdi hiçbir şey düşünmüyordu, kaçmaktan başka…
Kaçmalı ve Vedat Bey’e ulaşmalıydı, muhakkak yardım edeceğini biliyordu, hukuki işlemlerinde de yardımcı olurdu, sığınırdı da onlara. Güvende olacağını hissediyordu. Büşra ablası geldi aklına, yardımsever, iyi kalpli Büşra abla… Anne babası hayatta iken, akşamları gelir, onunla sohbet ederdi. Ahretten, cennetten, cehennemden, Allah (c.c.)’dan bahsederdi… “Hesap” derdi, “hak, ahlak, merhamet, vicdan” derdi… Hatta amcası ve yengesi henüz bir karabasan gibi üzerine çökmeden evvel de, gelip sohbetler ediyor, onu bilgilendiriyordu.
Anne ve babası rica etmişleri aslında, Şeyma hanım çok iyi ve güzel ahlaklı idi, fakat dini bilgileri azdı ve bu sebeple Ayşe’yi istediği gibi yetiştiremiyordu, Büşra’lar yanlarındaki eve taşındıkları ve yeni gelen komşulara yapılan ziyaret için, eski komşularıyla gittikleri vakit, o kadar sevmişti ki onu ve sevinmişti de kızı için… Komşulardan bazıları beğenmemişler ve hatta bir daha görüşmemişlerdi onlarla, “hepimiz Müslüman’ız ama her şeyin bir ölçüsü var, nedir bu kıyafetler canım…” , “sanki bir güzel kendisi de, kapatmış da kapatmış…” , “yok, benim kızımdan uzak dursun aman, …” gibi cümleler sarf etmişlerdi. Fakat, Şeyma Hanım ilişkisini kesmemiş, aksine cuma günleri sohbet yapmayı teklif etmişti kendisine. Büşra, İlahiyat Fakültesi mezunu olduğu için, bunu tereddüt etmeden kabul etmişti. Mahalleden başkaları da katılmıştı sonraları bu sohbetlere ve gün geçtikçe, çok güzel bir ortamları olmuştu. Büşra, Şeyma hanımın vefat haberinin ardından, Ayşe’yi alıp evlerine götürmiş ve ona güzel bir şekilde izah etmişti her şeyi, Ayşe belki de o yüzden çok üzülmemişti, sonra da anne babasını, Büşra ablasının anlattığı o cennet bahçelerinde, mutlu yüzlerle görmüştü. Acısı hafifliyordu hala hatırladıkça. “Çile çekmek” diyordu, Büşra abla,”…zordur ama mükâfatının benzeri yoktur”… Hep aklına geliyordu bu sözler. Çektiklerinin boşa olmadığını düşünüyordu. Birkaç kez başını da örtmeyi düşünmüştü, fakat Vedat Bey, işyerinde böyle çalışamayacağını söylemiş, onu men etmişti örtünmekten. Çalışması gerektiğini düşünüyor ve örtünemiyordu. Bir yandan da başına gelenlerin boşuna olmadığını düşünüp, ne yapması gerektiği hususunda detaylı şekilde düşünmesi gerektiğini hissediyordu.

Bir karar vermeliydi geleceğiyle ilgili. Kendi dünyasına gömülmüştü yine.
...